Biber Gazı Kimyasal Silah mıdır?

12 Mayıs anneler gününde oynanan Fenerbahçe-Galata­saray futbol maçında bir pankart açılmıştı tribünde: “Biber gazı kimyasal silahtır” yazıyordu. Gülümsetti beni. Ama bir o kadar da düşündürdü.

Sorması ayıp, biber gazı kimyasal silah mıdır?

Türkiye’de yaşayan neredeyse herkes biber gazı tatmış durumda. Biber gazı tatmanız için sokağa çıkıp yürüyüş yapmanız, eylem yapmanız gerekmiyor. Evinizde oturur­ken de, büronuzdayken de biber gazını tadabiliyorsunuz.

Bugünlerde komşu Suriye’de muhalifler Devlet’in, Dev­let de muhaliflerin kimyasal silah kullandığını iddia ediyor. Elinde daha güçlü kimyasal ve nükleer silahlar olan güçler de “dersini veririz haa” diye Suriye’ye tepki gösteriyorlar.

Sorması ayıp, kimyasal silahla mı dersini vereceksiniz? Yoksa atom bombası ile mi? Bunları siz kullanırken insan­lık hukuku yok mu? Hukuk, sadece sizin gücünüzün yetti­ği devletlere mi uygulanacak?

Elbette kimyasal silah kullanmak bir insanlık suçudur. Bunu savunmanın hiçbir haklı tarafı olamaz. Peki, kim­yasal olmayan silah kullanmak doğru mu ki? İnsanların birbirlerini din, dil, ırk, mezhep farklılıkları için öldürmeleri normal mi? Bugüne kadar neden desteklediniz çatışma­ları? Neden önlemek için bir adım atmaktan kaçındınız?

Muhalifler, silahları evlerinde üretmiyor. Bu silahları birileri veriyor ellerine. Herhalde “bilgisayar oyununda ol­duğu gibi insanlar birbirini nasıl kırıyor, bir izleyelim” diye­rek değil. Silahları, birbirlerini öldürsünler, bizim çıkarımız galip gelsin diye veriyorlar. Sureyi Devleti de “Kimyasal silahları ben kullanmadım. Kullanan muhaliflerdir. Onlar da Türkiye’den aldı bunu.” diyor.

Bu iddia çok vahimdir. Muhaliflere açık destek veren ve onların yanında olduğunu sürekli söyleyen, olur olmaz her yerde biber gazı kullanan, bundan rahatsızlık duyma­yan bir iktidar var suçlamanın hedefinde. Bir soru işareti doğmuştur kafalarda. Bu karşılıklı suçlamalar, şimdi yeni bir eksen üzerine oturmaya başladı. Bu yazıyı kaleme aldığım “anneler günü”nden bir gün evvel, Reyhanlı’da patlayan bombalar ve ağlayan anneler, yine yürek sızlattı.

Suriye Devleti muhalifleri, muhalifler Suriye Devle-ti’ni sanık sandalyesine oturtmaya çalışıyor.Ama ülkemizi ilgi­lendiren yanı, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyen Atatürk Türkiye’sinin, hem de komşu bir ülkede yaşanan bir iç sa­vaşta “bir tarafı destekleyen taraf” olarak görünmesi ve bunun bütün dünya tarafından bu şekilde kabul edilmiş olmasıdır. Bombalar, bu nedenle Reyhanlı’da patlamıştır. Eğer ülkemiz Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesi­ni özümseyip, yaşatmış ve yaşamış olsaydı bu bombalar ülkemizde patlamazdı herhalde. Ülkemizi Suriye’deki ça­tışmalarda aleni taraf olarak görmek, yani savaşa sokmak isteyen organizatörler son derece planlı bir operasyon yapmışlardır.

Muhalifler yaptı dersen, “Desteklediğin adamlar neden yapsın?” sorusu gelecek. Suriye Devleti yaptı dersen “bir savaş nedeni” sayılacak. Her iki tezi de doğrulayan kanıt­lar atılacak ortaya ve her iki tezi de destekleyen ülkeler olacak, belirsizlikler doğacak. Belirsizlikler kalırsa “Suçlu­su bulunmayan dosyalar zaman aşımı süresi dolunca iş­lemden kaldırılır.” hukuk ilkesi burada yürümez. Unutma­yalım ki tarihteki savaşların büyük bölümü, belirsizliklerin aşılamamış olması nedeniyle çıkmıştır.

Reyhanlı’da gerçekleştirilen terör olayını haklı göste­recek hiçbir neden olamaz. 46 yurttaşımız hayatını kay­betmiştir. Evlatlarımız ölmüş, anneler ağlamıştır. Hem de anneler gününden bir gün önce.

Anneler neden ağlar?

Anneler, sevinir ağlar, üzülür ağlar. Anneler, evladı başarılı olur ağlar, başarısız olur ağlar. Bugün televizyon­larda gördüğüm ağlamalar ağlama değildi. Bir ölümdü aslında.

Anneler, evladı ölürse ağlamaz, ölür. Ölür ama ne za­man gömüleceğini bilemez sadece. Bu yılki anneler günü, Reyhanlı’da patlayan bombalardan Türkiye’deki bütün annelerin, yüreği parçalanan, evlatları ile birlikte ölen 46 anneye ağladığı bir gün oldu. Lanet olsun! Bu sevimli der­gide hep keyifli şeyler yazmayı düşlemiştik. Sevimli “sor­ması ayıp”lar üzerinde duralım demiştik.

Hukukun kişi ve zümrelerin değil, tüm halkımızın hakkı olduğunu ve tüm dünyada da bunun böyle olması gerek­tiğini söylemiş, hukuk mesleğinin de bunun sağlanması için yürütülmesi gereken çabalar nedeniyle “yüksek geri­lim mesleği” olduğunu yazmıştık. Her hukukçunun da bu yüksek gerilime alışmak zorunda olduğunu belirtmiştik.

Biz hukukçular yüksek gerilime alıştık alışmasına da, geçen günler, sadece hukukçuların değil, Türkiye’de ya­şayan her insanın yüksek gerilime alışması gerektiği gibi bir sonuç ortaya koydu.

Baksanıza bir futbol maçında bile insanlar “biber gazı kimyasal silahtır” diyor. Bana göre de insanların vücut kimyalarını bozacak her kimyasal, kimyasal silahtır. De­mokrasilerde insanlar kendilerini ifade etmek için illa biber gazı tatmak zorunda bırakılıyorlarsa, bu durumun demokrasi ile bir ilgisi olamaz. Karşınızdakinin de insan olduğunu ve kendini bir şekilde ifade etmesinin yolunun kendisine açılması gerektiğinin hem yurttaşlarımız hem de yönetenlerimiz tarafından bilinmesi savaş değil, barış getirir.

Barış olsun dünyada. Anneler ölmesin, ağlamasın. Sevgiyle ve ışıkla,

Ölen Anayasa Maddesi ?

Biliyorsunuz TBMM Başkanı Cemil Çiçek ‘anayasa’nın 138. Maddesi ölmüştür’ dedi. Anayasanın bir maddesinin olduğunun – hem de meclis başkanı tarafından- ifade edilmiş olması, bir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir şey değildir. Eğer bu ifade ediliyor ise o zaman devlete artık hukuk devleti demenin de olanağı kalmamıştır.

Anayasa’nın bir maddesinin ruhuna fatiha okuyan insanlar, acaba anayasanın 138. Maddesinin ne olduğunu merak ettiler mi?

“Mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen anayasanın 138. Maddesi;

Madde 138 – Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdan? kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz,

Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulanaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

Meclis başkanı” bu madde ölmüştür’ dediğine göre:

Hakimlerin, görevlerinde bağımsız olmadıklarını,
Hakimlerin, anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm vermediklerini,
Bazı makam, merci veya kişinin yargı yetkisini kullanan hakemlere emir ve talimat verebildiğini,
Görülmekte olan bir dava hakkında parlamentoda yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulabileceğini,
§ Hükümet ve meclisin mahkeme kararlarına uymak zorunda olmadıklarını,
Hükümet ve meclisin mahkeme kararlarını değiştirebileceğini,
Mahkeme kararlarının yerine getirilmesini geciktirebileceğini
anlamamız gerekiyor.

Peki, 17 Aralık denen milattan sonra yaşananlara bakınca meclis başkanımıza hak vermiyor musunuz?

Hukuk, evrensel değerlerinden uzaklaştırıldığında her insan kendi hukukunu kendisi yaratmak isteyecektir. Çünkü insanlar hukuku kendi dediklerinin kabulü olarak algılamaya başlarlar. Bir de gücün sahibi oldunuz mu, değme keyfine; “beni kimse yargılayama Yargılayacak olanlar da benim suçsuz olduğumu teyit edecek olaniarclır” mantığı, 900 yıl öncesinin mantığından bile uzak.

Atatürk’ün kurmaya çalıştığı, modern, çağdaş Türkiye bugün bunları mı konuşuyor olmalıydı?

Dünya ne hukuk tanımazlar, ne diktatörler tanıdı zamanında_ Ama yaşamda kalan yalnızca hukuk ve özgürlük inadı oldu.

Hukuk hepimiz için.

Hukukun ışığı ile aydınlandığımız günler olsun artık.

YIL 1215 ANA CARTA LIBERTATLIM der ki;

38. Madde: Bundan böyle hiçbir hakim, herhangi bir kimseyi, ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez.

39. madde: Kendi zümresinden olanlar ya da ülkenin ilgili yasalarına uygun olarak verilen bir karar olmadıkça,

Hiçbir özgür kişi tutuklanamaz, hapse atılamaz, mal ve mülkü elinden alınamaz, sürgüne yollanamaz ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamaz.

40. madde: Hakkı ya da adaleti geciktirmeyeceğiz, Kimseye satmayacağız, kimseye bunlardan men etmeyeceğiz.

DİLERİZ 2012 YILI, 796 YlL ÖNCESİNDEN DAHA ADİL OLSUN…

Yeni bir yıla başladık bile. Yıl geldi, 2012 olu­>• verdi. İlk sayımız bir yıl öncesinde kaldı.

Biz, her yıl, o yıla damgasını vuran hukuk olayını yeni yıl kartımıza konu et­tik ve dileğimiz hep hukukun üstünlüğü oldu. Yukarıdaki yeni yıl kartımızı da sizinle paylaşmak istedim.

Peki neden bu vurguyu yapma gereği duy­duk? Çünkü tutuklu iş adamlarının, generallerin, gazetecilerin ve hatta milletvekili seçilmiş kişilerin hukuk aradığı, tahliye istediği bir yıl yaşadık.

2012 yılının bu yazıyı yazdığım altıncı gününde, Cumhuriyet gazetesindeki Mustafa Balbay’ın köşesinde, bin otuz yedi gündür tutuklu olduğu, üç yüz on üç gündür hücrede tek başına kaldığı ve milletvekili seçilmesinden bu yana da Milli İradenin iki yüz dokuz gündür tutuklu olduğu yazılıydı. Bin otuz yedi gün, üç yıla yakın bir süre. insan ömrü ne ki? Bu kadar uzun tutukluluk süresi sonunda bir beraat kararı verildiğini düşünebiliyor musunuz? Giden ömürden gitti.

Sorması ayıp, milletvekili seçilmiş kişiler tutuksuz yargılansalar, kaçarlar mı? Sorması ayıp, yurtdışında iken hakkında tutuklama kararı verilen ve bu ka­rara karşın ülkesine kendi rızalarıyla dönen kişiler salıverilseler ve tutuksuz yargılansalar, kaçarlar mı? Sorması ayıp, mahkemelerin tutuksuz yargılanan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü vermesi ya­sak mıdır? Sorması ayıp, tutukluluk kural, tutuksuz yargılama istisna mıdır?

Biz yalnızca son soruya yanıt verebilecek durumdayız. Tutukluluk istisna, tutuksuz yargılama kuraldır. Bu, tüm dünyada yüzyıllar öncesinde kabul edilmiş bir ilkedir. Daha eskilerden vazgeçtik, 1215 Magna Carta Libertatum kurallarını yazdık yukarıya. Sorması ayıp Magna Carta neydi?

Magna Carta (Latince: “Büyük Sözleşme”) veya Magna Carta Libertatum (Latince: “Büyük Ozgürlükler Sözleşmesi”), 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından biridir. Aslen, Papa III. In­nocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri konusunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın, bazı yetkiler­inden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun, kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul et­mesini zorunlu kılıyordu.

İşte Magna Catra’nın otuz dokuzuncu mad­desinde de yazılı olan bu tutuksuz yargılama ilkesine karşı kırk tane söz söylenebilir. Yok katalog suçlar, yok cezanın üst haddi, alt haddi gibi… Ama hâkimin takdir hakkına ne diyeceğiz? Hâkim, duruma göre takdir hakkını kullanamayacaksa sorması ayıp, yargılamaya ne gerek var?

Bu nedenle yeni yıl kartımızda “hiç olmazsa” 1215 yılında hukukun üstünlüğünün kabul gördüğü o günlerden daha adil bir Türkiye diledik.

Sorması ayıp köşemize sorularınızı da bekli­yoruz, biraz gülümseten. Bir soru geldi, pek beğendim.

“Elektrik faturalarında kayıp-kaçak bedeli adı altında para ödüyoruz. 0 halde sorması ayıp, neden elektriği kaçak kullananlara ceza davası açılır ve idarenin zararının karşılanması istenir? Sorması ayıp, bu kaçak nedeniyle kaçak bedelini zaten biz ödemedik mi? Ele­ktrik kaçak kullanımı bu mantıkla yasal değil midir? Sorması ayıp, kime zararı var?”

Bir yanıtınız varsa gönderin köşemize koyalım.

Gelecek sayıda görüşmek üzere… Yeni yılda da ışıkla ve sevgiyle..+

Baharlar Bahar mı?

Şiirler aşkı ve sevgiyi anlatırken ilkbaharla, ayrılığı anlatırken sonbaharla özdeşleşirdi. Baharları severiz de ne kadar güveniriz?

Hani “Mart bacadan baktırır kazma kürek sapı yaktırır” deriz ya. Bu bir güvensizlik ifadesi de değil midir?

Zaten günümüzde, baharlardaki değişiklikler çok açık. Çiçeklerin gülümsediği, leyleklerin görünmeye başladığı günlerdeki bahar keyfi sanki eskisi gibi değil.

Mart ayındayız. Geçen hafta badem, erik çiçekleri üzerindeki karı gördüğümde manolyanın şaşkınlığı da dikkatimi çekti.

Ama yine de Türkiye’de büyük değişimler, unutulmaz günler nedense hep bahar aylarına rastlıyor.

Ülkem için ilkbahar, Sonbahar fark etmiyor, bahar olsun da. Bakıyorum 1920’li yıllarda 23 Nisan, 29 Ekim tarihleri birçok ülke için anlam ifade etmeyen tarihlerdi.

Ama biz, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisini açıp, 29 Ekim 1923 tarihinde de yönetim biçimini Cumhuriyet olarak kabul edince, tek kişi sultanlar, hanedanlar ve faşist yönetimlerin çoğunlukla işbaşında olduğu bir dünyada dikkat çektik.

incelendiğinde, bu topraklarda binlerce yıldır bir arada yaşayan insanların yazıya dökülmemiş de olsa ozandan ozana, destandan destana ulaştırdığı birliktelik kültürünün olduğu ve bu birlikteliğin çağın ilerisinde bir hareketi yarattığı görüldü. Çağı aşan devrimlerin ve Ulusal Egemenliğin anlamı kavrandı. Atatürk’ün bu ortak kültürü nasıl tarayarak insanları ulusal egemenlik ortak paydasında nasıl bir araya getirdiği üzerine kafa yorulmaya başlandı. Bu birliktelik bozulmadan da Ülkemizle başa çıkmanın mümkün olmadığını anlayan ülkeler, çabalarını bu siyaset mühendisliği üzerinde yoğunlaştırdı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında başarılamayan toprak reformunun insan gelişmesi üzerindeki olumsuz etkileri, siyasiler tarafından uzun süre görmezden gelinince, kalkınmada geri kalmış bir ülke bölümü ve orada yaşayanlar kavramları ortaya çıktı.

Bu gelir dağılımındaki adaletsizlik ve ülkeyi yönetenlerin uzun süren pasifliği, özgürlük adına ve kişilerin kendilerini ülkenin diğer insanları gibi ifade edebilmeleri adına doğuda bir hareket başlattı. Bu hareket, dışarıdan destek gördü. Dış desteğin asıl amacının ülkem yurttaşlarının sıkıntılarını çözmek olmadığına inananlardanım. Amaç, 1940’larda başlayan, ülkelerin kaynaklarının o ülkelere değil, uluslararası sermayeye ait olması gerektiği şeklinde ifade edebileceğim yeni dünya düzeni anlayışının bir gereği idi.

Bu hareket, sayısız terör eylemi sonucu binlerce yurttaşımızın hayatına mal oldu. Şimdilerde görünüşte sorunun çözümünde bir sona geliniyor.

Çözüm yolundaki irade uyuşması da yine bahara rastladı.

Her ne kadar, sırf onlar idam edilsin diye idam cezasının geri getirileceği, görüşenin şerefsiz olacağı, dağdakilerle kucaklaşan milletvekillerinin vekilliklerinin düşürüleceği söylense de, iktidar, “o kimseler” ile görüşmüş ve bir mutabakata varmıştır. Ne var ki, “o kimseler”in adı “imralı” olmuştur.

Sorması ayıp, bu gelişmelere “imralı Baharı” diyebilir miyiz? Uluslararası sermayenin yıllar önce çizdiği yol haritasında sona geliniyor gibi. Petrol kaynaklarının Akdeniz’e akıtılması için çizilen yol tamamlanıyor. Ülkemiz de, her iki tarafta yitirilmiş binlerce can ve derin acı nedeniyle bu bahara evet mi hayır mı diyeceğini bilemiyor.

Uluslararası güçler, “Yetmez ama evet” diyor. insanlarımız haklı olarak tedirgin.

Neden mi?

Arap baharı dendi. “Tanrım demokrasi geliyor” diyen ülkeler şaşkın. Ülkelerinde huzursuzluğun arttığını gören insanlar bahar coşkusunu unuttu, şimdi sonbahar hüznünde. Ülkemize huzur gelecek ise “bizim” baharlarımız daim olsun. Yeter ki, ulu önder Atatürk’ün yol haritası iyi anlaşılsın ve hukuk, sadece bir taraf için değil, tüm ülke için yaşamda kalsın.

Işıkla ve Sevgiyle…

Hukuksuzluğun olağanlaştığı yönetimler diktatörlüktür

insanoğlu, binlerce yıldır, kendilerini ifade ede­bilecekleri, kişilik haklarını koruyacakları bir düzen kurulması için çaba sarf etmiş ve eşitlik savaşı vermiştir. Bu savaşın sonucu olarak, hukuk düzeninin var olduğu demokrasiler kurulmuştur.

Demokrasilerde kişiler yasa önünde rengine, boyuna posuna, cinsiyetine, inanışlarına, mezhep­lerin bakılmaksızın eşit sayılmışladır.

Demokrasi ortak paydası ilkelerde genişledikçe, özgürlük ve hukuk da evrensel boyut kazanmış, ülkeler dahi kendi yurttaşları= haklarını arayabi­lecekleri uluslararası mahkemeler kurulmasını ka­bul etmişlerdir. Mesela İnsan Hakları Mahkemesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi bu mahkemelere birer örnektir.

Bazen demokrasi denilen yönetimlerde de sap­malar olmuş ve kişiler gücü ele geçirdiklerinde özgürlüklerin sınırlarını kendileri çizer olmuştur. Ama hiçbir diktatör bulunduğu makamda kalama­mış, yönetim şekilleri de kalıcı olmamıştır.

Diktatörlüklerde ortak payda, hukuksuzluğun ve şiddetin olağan hale gelmesidir. Çıkartılan sözde yasalar ortada bir hukuk düzeni olduğu samsı yaratsa da bu yasalar, sadece ve sadece güçlere hizmet etmektedir.

Hukuk düzeninde yargının verdiği kararlar emniyet tarafından uygulanır ve tartışma konusu yapılamaz. Bir mahkeme kararının uygulanması için emniyete, yani kolluk güçlerine yazılan talimatın yok sayıldığı ülkelerde hukuk–ton ve demokrasiden söz edilemez. Bir mahkeme kararının uygulanmasının iki yıl er­telenmesi için yasa da çıkartsanız yapılan hukuka uygun olmaz. Yürütmeyi durdurma ve tedbir ka­rarlarının uygulanmaması suçtur ve hiçbir suç ce­zasız kalmaz.

Tabi hakları ihlal edilenlerin iç yargı yollarına başvurmaları ve bu yolların tamamı tükendikten sonra uluslararası mahkemelere başvuru hakları vardır. Vardır da, ömrü vefa ederse.

Çağımızın getirdiği hızlı iletişimin, sanal ortamda paylaşımın engellenmesi için yasa çıkartılması hiç de demokrasi ile bağdaşır gibi değildir. Ama bazı ülkelerde bunların kısıtlandığı, artık dünya âlemin bilgisindedir.

Ülkemiz gerçeklerine doğru yola çıktığımızda da olağanlaşan hukuksuzlukların arttığına tanık olmaktayız. Bizde de internet kontrolü, sitelerin yargı kararı olmadan kapatılması gibi torba uygu­lamalar var maalesef. Hukukun bunları engelleye­ceği düşüncesindeyim. (bu yazı yazıldıktan sonra anayasa mahkemesi bu hükümleri iptal etti).

Ülkemiz, bir de adı yeni duyulan bir terör örgütüne, konsolosluk çalışanlarını esir verdi. Üç ay sonra geri alabildi. Adına terör örgütü bile diyemedik nedense uzun zaman. Başkaları da bizim ülkemizin bu terör örgütüne destek verdiği iddiasında.

Sorması ayıp, bir terör örgütü nasıl kurulur? Hadi kuruldu, silahı nereden bulur? Silah öyle marketlerde satılmıyor ki. Silah dediğimiz artık taraklar. Eğitim almamış bir insan elinde tank olsa ne yapar ki tankla?

O halde “Binleri bunlara gerekli parasal yardımı yaptı. Silahı da, eğitimi de verdi.” dersek hata mı olur?

Peki, sorması ayıp, uluslararası alanda bu tür şeyleri yapmak serbest midir?

Kanımızca bu tür örgütleri kurmak da, kuruluşuna yardım etmek de, örgütün kafa kesme dahil işlediği diğer suçlar da savaş suçudur.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görev alanına giren, Lahey yönetmeliklerinde ve Cenevre Söz­leşmelerinin 1 No’lu protokolünde ve uluslararası örf ve adet hukukunda;

Doğrudan sivil nüfusa, sivil eşyalarına, insani yar­dıma ya da barış koruyucu misyonlarm yanı sıra sağlayacağı önceden tahmin edilen somut ve doğ­rudan doğruya askeri avantaja oranla aşırı bir şe­kilde sivil hedeflere zarar vereceği ya da sivilleri yaralayacağı ya da rastlantısal olarak can kaybına yol açacağı bilinen saldırılar da dâhil olmak üzere sivillere yönelik yasaklanmış saldırılar… Askeri hedef olmayan din, eğitim, sanat, bilim ya da hayır amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi anıtlara ve hastanelere saldırılar;

Teslim olmuş askerleri öldürmek ya da yaralamak uzuv keserek fiziksel olarak sakat bırakmak… Kişinin onuruna yönelik saldırı, özellikle de onur kırıcı ve aşağılayıcı muamele, tecavüz ve cinsel şiddetin diğer biçimleri ve insanları kalkan olarak kullanmak gibi savunmasız kişilere zarar vermek

savaş suçu olarak tanımlanıyor.

Peki, bu suçlar bugünlerde işlenmiyor mu alenen, kameralar önünde? işleniyor. O halde cezayı kim verecek? Uluslararası Ceza Mahkemesi verecek. Bugüne kadar hatırlarsınız, Slobodan Miloseviç ve Saddam Hüseyin yargılandı bu mahkeme önünde. Miloseviç yargılama sırasında öldü. Saddam idam edildi. Hukukun, hem ülkemizde hem dünyada egemen olduğu, savaş suçu işleyenlerin cezalan­dırıldığı bir dünya olsun.

ÇYDD’den Türkan Saylan söyleşisi

Ereğli Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tarafından, Uluslararası 19. Sevgi Barış Dostluk Kültür Sanat Festivali etkinlikleri kapsamında, “Türkan Saylan, ÇYDD ve Hukuk” konulu söyleşi düzenlendi.

Atatürk Kültür Merkezi Nikah Salonu’nda düzenlenen söyleşiye konuşmacı olarak katılan Avukat Hüseyin Karataş, Türkan Saylan’ın dokunulmayanlara dokunduğunu söyledi.

Kutsal metinlerde bile cüzzamlılardan uzak durulmasının öğütlendiğini iddia eden Karataş, Saylan’ın ömrünün önemli bir bölümünü cüzzam hastalığının tedavisine adadığını ifade ederek şöyle konuştu:
“O öncelikli olarak kimsenin dokunmadığı sağlık sorunlarına dokunmuştur. Bu anlamda da dokunulmazlara dokunandır.

Bir arkadaşım Türkiye’yi tanımlarken, bilgililerin ilgisiz, ilgililerin bilgisiz olduğu bir ülke derdi. Saylan işte ömrü boyunca bu bilgisiz ilgililere dokundu, mücadele etti. Kahramanlık kolay kazanılmaz Cehaleti üreten en temel faktör korkudur. Cesaret ve kahramanlıkta bu anlamda bilgiden ve bilinçten ürer. Saylan bir bilim insanı olarak bilgi ve birikimiyle toplumsal olayları bu nedenle bir kahraman gibi ele almıştır. Oysa günümüzde kahramanlıktan anlaşılan Kasımpaşa kabadayılığıdır.

Bu kabadayılığın temsilcileri o nedenle Türkan Saylan’ın gücünün ve ÇYDD’in kaynağının nereden geldiğini bir türlü anlayamadılar. Aylarca süren denetimler, kontroller oldu. Sonunda gördülerki ÇYDD’de kendilerine yakışır bir usulsüzlük bulamayacaklar.

Ben yaşamı ve mücadelesini göz önüne alınca Saylan’ı Yunan mitolojisindeki Tanrı Sisyphus’a benzetiyorum. Sisyphus, tanrııların gerçeğini sorguladığı Zeus’a karşı geldiği için cezalandırılmıştı. Ona verilen ceza büyük bir kayayı sürekli bir dağın doruğuna çıkarmaktı. Ancak dağın doruğu meyilli olduğu için kaya yine yuvarlanıp geri gidiyordu ve bu ceza sürekli yenileniyordu. İşte otorite sahipleride Saylan’a böyle bir ceza vermek istediler, ama onun zirveye taşıdığı kaya asla düşmeyecek, düşürmeyeceğiz.”

Silivri’dekilerin Hepsi Aslında Asılmış Durumdadır / Kurtulmuş Firavunlaşma Yolunu Seçti

Önümde Karataş Hukuk Bürosu’nun yılbaşı kartı ve üzerindeki anımısatmalar duruyor:
“Yıl 1215.. Mağna Carta Libertatum der ki;
“38. Madde: Bundan böyle hiç bir hakim, hperhangi bir kimseyi, ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez…
“40. Madde: Hakkı veya adaleti geciktirmeyeceğiz. Kimseye satmayacağız, kimseyi bunlardan men etmeyeceğiz…”
Ve hukukçuların dileği: “Dileriz ki 2012 yılı 796 yıl öncesinden daha adil olsun..”
Düşünüyorum da, bizim Silivri hukuku uygulayıcılarını kim yarattı? Bunlar nerelerde yetiştiler, yetiştirildiler? Nasıl bir hukuk, insan hakları öğretisi aldılar? Hukukun ruhunu, yasaların özünü uygulamama gibi bir vicdanı nasıl edindiler? Hukuku siyasete peşkeş çekmeyi kabul ederek, kendilerini birer kurşun asker konumuna düşürmeyi nasıl kabul ediyorlar?
Bugün Silivri yargılamalarının durumunu geçmişe götürürseniz, sahte belgelerle, uyduruk tanıklarla, kanun-delil tanımaz kişilerle, ancak Ortaçağ engizisiyonlarına veya geçmişteki ihtilal mahkemeleri yargılamalarına varırsınız.
Ortaçağa denk düşen hukuk anlayışı ve uygulaması olarak, aslında yargılananların hepsi idam edilmiş durumdadır!
İdam kalktığı ve henüz muhalefet var olduğu için, hiç birini sehpaya götüremiyorlar.. Ama aslında hepsini asmış durumdalar!
İktidar (ve Cemaat) hukukunun içine bakmak istiyenler varsa, Cemaatle cilveleşen CHP’lilere ve mürekkep yalamışlara, “olayların ardındaki gerçek”i anımsatmak istedim…
İktidar Firavunlaştırır
HAS Parti kurucularından Mehmet Bekaroğlu, parti başkanı Numan Kurtulmuş’un AKP’ye geçme hazırlığı karşısında “Firavunlaşmayacağız dedik, Numan Kurtulmuş’a şimdi ne oldu da AKP’ye geçiyor…” demiş.
“Başkan”, ite kaka bakmış 350 bin oy, adamın sabrı-ömrü sınırlı. Henüz kamburu çıkmadan hızla yukarı tırkmanmak istiyor, milletvekili, belki de bakan umudu falan varken..
Mehmet Bekaroğlu tam söylemek istemiyor, tercüman olayım: Kurtulmuş firavunlaşmaya karar verdi! Partisini de sattı, iktidar nimetlerinden yararlanmak için bir gurup adamıyla kapağı Erdoğan’a atıyor. Kurtulmuş, partisine topladığı, iyi niyetli soldan insanları da sattı!
Size söyleyeyim: İktidar olsaydı da satacaktı, tıpkı RTE’nin partisine çağırdığı sosyal demokrat figürleri kullanıp kullanıp sattığı gibi.. Daha doğrusu, çağırdığı insanları kendi ideolojilerini, inançlarını, görüşlerini hızla terketme durumunda bıraktığı gibi.
RTE’nin yanında ya yüzlerce minik RTE’den biri olacaksın ya da yok olacaksın!
İlginç olan, AKP’ye doğrudan katılmayıp da, RTE’ye destek olan “liberal-solcu eskileri” de minik RTE’lerden biri olmuş ve posaları çıkıncaya kadar kullanılmışlardı.. İşleri- görevleri bitince, RTE eteklerini şöyle bir silkmesiyle çil yavrusu gibi çevreye dağıldılar.. Şimdi kötü şöhretli kişiliklerini RTE’ye karşı koruma savaşındalar! Bir kısmı, Cemaatle omuz omuza “demokrasi savaşı”na soyundu şimdi!
Bilmiyorlar ki demokrasi savaşı bugün Silivri’yi reddetmekten geçiyor! Ama bunu da öğrenecekler!

RTE, Kurtulmuş’u ne yapacak? Geniş bir çerçeveden bakalım.
Birincisi, kendisiyle aynı nitelikte bir partiyi, “yakın gelecek ne getirir ne getirmez, politika tehlikelerle dolu” düşüncesiyle bertaraf ediyor. Kurtulmuş gibi bazı “beğendiği” figürleri partisine dahil ediyor.. bir benzeri muhalefeti minikken tasfiye ediyor.
İkincisi, AKP’ye benzer dinci kökenli kişi ve particiklerin oylarını toparlıyor. Sırada resmi Erbakancılar var.. Bunları yüzde 3 gibi varsayabilirsiniz.. RTE, doğal büyüme sınırlarına geldi dayandı.. Minikleri toparlıyor, sonra yeniden MHP’ye yüklenecek.. MHP RTE karşısında işlevini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya. 2015 seçimlerinde kenrdisin ne bekliyor, onlar da bilmiyor. RTE MHP’yi tasiye ederse, Kürt meselesinini çözümünde, özellikle kendisine dışarıdan dayatılan çözümlerde, elini daha rahat hissedecektir.
RTE Kürt meselesinde 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar ciddi bir adım atamaz, atmayacaktır.

Üçüncüsü, 2014- 2015’teki büyük iktidar değişikliklerinde, partisine yeni yüzler ekliyor. Kurtulmuş üzerine kendisine karşı sahneye konacak “muhtemel oyunları” bitiriyor! Parti tüzüğü değişmezse, en az üçte bir milletvekili resmen seçilemeyecek. Kendisi Cumhurbaşkanlığına çıkmayı planlayarak durumu kurtarıyor.
Kurtulmuş’u “kendi yerine hazırlıyor” görüşlerine gülmek gerekir. Parti içinde en üst görevler bekleyen bunca insan varken.. Böyle bir dayatma gerçek bir bölünme olur. RTE ile yanındaki- çevresindeki cemaatçi yoldaşları arasında keskin bir çatışma çıkmadığı sürece, Kurtulmuş bir vitrin süslemesidir.
Kurtulmuş, firavunlaşmayı, firavunlara destek olmayı seçmiştir. İktidar, insanları firavunlaşmaya teşvik eder.
Bugün yaşadığımız firavunlaşma örneği ortadayken, koşa koşa iktidar gitmek, “ben de ben de” demektir…

—–15 Temmuz 2012 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

Türkan Saylan – ‘Son Nefeste Son Savunma’ kitabı yayında

Hüseyin Karataş, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ’nin (ÇYDD) avukatı. ÇYDD kurucusu Türkan Saylan, sadece müvekkili değil, arkadaşıydı da. Saylan, ölmeden önce yazmaya başladığı kitabını, Karataş’ın bitirmesini vasiyet etti. Geçen hafta Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı bu kitap, dernek ve Saylan hakkındaki iddialara belgelerle cevap veriyor. Bugünlerde CHP’den milletvekili adaylığına hazırlanan Karataş’la, değişen hayatını konuştuk.

Avukat Hüseyin Karataş (57), yakın arkadaşı Türkan Saylan’la ilişkisini, “Hocamla ilişkim avukat müvekkil ilişkisinin çok ötesinde” diye özetliyor. Hayranı ve arkadaşı olduğu Saylan’ın ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı kitabını yazdığı günlerine de eşlik etmiş. “Kitap için gereken mahkeme kararları ve duruşma tutanaklarını hazırlıyordum. Türkan Hocam da o çok sevdiğim elyazısı notlarını bana okuyordu.”

Kitap taslağı, 13 Nisan 2009’daki Ergenekon soruşturması sırasında polisin el koyduğu evrak arasındaydı. Ölüm döşeğindeyken Karataş’a “Ben dünyamı değiştiriyorum, öbür tarafa gidiyorum. Bu belge kitabımızı bir an önce basalım. Tarihe bir not olarak kalsın” demişti. Bu vasiyetten sonra Karataş, dilekçe verip taslağın iadesini talep etti. “Gidip gözaltındaki kitap taslağını aldık. Bize yediemin olarak teslim edildi. Savcılık isteyince götürüp vermek zorundayız.”

Av. Karataş, sadece ÇYDD değil, birçok büyük şirketin de hukuk danışmanı. Sülalesinin ilk kez ortaokul ve liseye giden, üniversite eğitimi alan ilk üyesi. Amasyalı, okuma-yazma bilmeyen yoksul bir ailenin çocuğu. Dokuz kardeş. Annesi ilkokulda müstahdem, babası ayakkabı tamircisi. Öğrenciliği boyunca ihtiyaçlarını kendisi karşılamak zorunda kaldı. İhtiyaç sahiplerine yardım etme isteği o yıllarda yeşerdi. İlkokulda simit sattı. Parasız yatılı sınavlarını dereceyle kazandı. Harçlığını bu kez ayakkabı boyacılığıyla kazandı. Çocukluğundan beri, “Hâkim olacağım” diyordu.

ÜNİVERSİTEDE HAMALDI GÜNDE 45 TON TAŞIDI

Büyüyüp güçlenince lisede hamallığa başladı, Hukuk Fakültesi’ni kazanınca da İstanbul sebze ve meyve halinde çalışmayı sürdürdü. “Üniversite sonuna kadar yaz tatillerinde hamallık mesleğini sürdürdüm. Günde 45 ton taşıyordum. Ciddi para kazanılıyordu. Bu parayla kışın öğrenimime devam ediyordum. Ailemin de ihtiyaçlarını karşılıyordum.” Okul bittiğinde hâkimlik sınavını dereceyle kazandı. 1978’de Giresun Espiye’ye atandı. “Hâkim ve savcıların namlunun ucunda olduğu bir dönemdi” diyor. Kaos ortamından uzak kalmak için askerliğini yaptı. Döndükten sonra idealindeki meslek olmasına rağmen, hâkimliğin ideallerini gerçekleştirmekten uzak olduğuna karar verdi. İstifa etti, İstanbul’a gelip avukatlık yapacaktı. “İstanbul’da yedi-sekiz bin avukat vardı. ‘İnsanlar bana neden gelsin’ sorusunu sordum kendime. Farkım olmalı, kendimi geliştirmeliyim, dedim. Evli ve iki çocuklu olduğum halde İngiltere’ye dil öğrenmeye gittim.”

Cambridge’te geçen iki yıl boyunca dil öğrenirken, geride bıraktığı hâkimlik yıllarına bakmadan garsonluk, barmenlik yaptı. 1983’te İngilizce sertifikasıyla İstanbul’a döndüğünde “Orada ne öğrendin” diye soranlara “İki şey öğrendim” dedi. Demokrasiyi ve ticari terbiyeyi öğrenmişti. “İngilizler için ticari terbiye, hile yapılmaması ve verilen sözde durulması demek. Bu terbiyeye göre siz koşul itibariyle diğerinden önde olsanız da karşı tarafın hakkını gözetebilmelisiniz.” Avukat olarak ticari davalara bakmak istiyordu. Ama önce İngilizce bildiğini duyurmasını gerekiyordu. Bankacılık alanında uzman olmak istiyordu. Uluslararası bir bankaya başvurdu, amacı banka müşterilerine ulaşmaktı. Bankadan ücret talep etmedi. Bankanın genel müdürü, Karataş’ı dinledikten sonra hukuk servisi şefi olarak işe aldı. Kısa sürede müdür yardımcısı olmadan müdürlüğe terfi etti. 10 yıl çalıştıktan sonra hukuk danışmanı olarak istifa etti. “Bu süre, çalışma standardımı bilen iyi bir müşteri kitlesi yarattı.” Nişantaşı’nda kendi hukuk bürosunu kurdu, iş potansiyeli gitgide büyüdü. 20 kişilik ekibe, avukat oğlu da katıldı. Esas olarak ticari davalarla ilgilense de ÇYDD davaları gibi
istisnaları oldu.

UCUZ ÇALIŞMAM AMA ALDIĞIM PARAYI SİZE BAĞIŞLARIM

12 yıl önce komşu eczanenin sahibesi Nişantaşı’ndaki hukuk bürosuna geldiğinde, hayatının seyrinin değişeceğini bilmiyordu. 1999’da ÇYDD Başkanı Türkan Saylan, dernekle ilgili davalar başlayınca, “Bizim bir avukata ihtiyacımız var” diyor. Dernek saymanı, Karataş’ın hukuk bürosuna komşu eczanenin sahibi, Saylan’a, Karataş’tan söz ediyor. Karataş’tan da olumlu cevap alınca Türkan Saylan’la birlikte ziyaretine geliyor. Saylan, avukat ücretini ödeyemeyeceklerini söylediğinde, “Ucuz çalışmam ama aldığım parayı size bağışlarım” diyor. Karataş, Saylan’la o günden sonra başlayan ilişkisini şöyle tarif ediyor: “Abla-kardeş, anne-evlat diyelim; ilişkimiz kesintisiz devam etti. Çok güzel anılarımız var. Yaradılışımız çok benziyor. O da bir işle yetinmezdi. Yazı yazarken TV izler, bir yandan da yanındakilerin konuşmalarını dinleyip müdahale ederdi. Ben de böyleyim. İletişimimiz hiç kopmadı. Çalışma tarzlarımız fazlasıyla benzerdi.”

Uluslararası bir bankanın hukuk servisinde yöneticilik yaptıktan sonra zengin bir müşteri portföyüne sahip oldu, üst üste kazandığı ticari davalarla geçinip gidiyordu. Ama ÇYDD’nin avukatlığı teklifini kabul etmekle kalmadı. Derneğe üye oldu, Türkan Saylan’la birlikte şehir şehir dolaştı, dosyalar dolusu iddialara karşı hukuk mücadelesi verdi. Berdel ya da kuma geleneğine kurban gidecek kız çocuklarının burslu öğrenim görmesi için çalıştı. “ÇYDD’liler hiçbir çıkar beklentisi olmadan canla başla çalışıyorlardı. Türkan Hoca hayatını vakfetmişti. Zaten başlı başına görülüp tanınması gereken çok enteresan bir insandı. Eğer şu an burada olsaydı, on dakika sonra siz, hocam Van’da bir okul ihtiyacı var mı, nasıl yardım edebilirim, derdiniz. Çekim alanı vardı, etkilerdi. Samimiydi, insanlar arasında ayırım gözetmezdi.” Karataş bütün bunlara tanık olduktan sonra yıllardır tek başına sürdürdüğü yoksul çocuklara burs vermeyi, ÇYDD’yle organize biçimde yapmaya karar verdi. Hem avukatlık ücretini hem de başka bağışlarla yüzlerce öğrencinin öğrenim görmesine katkıda bulundu. Bir yandan da derneğe üye ve genel merkez delegesi oldu.

STATÜ DEĞİL HİZMET İÇİN

İnsanlar genellikle para kazanmak, iyi yaşamak, statü ve prestij sahibi olmak için yaşar. Kimileri başarır. İnsanları en mutlu edeni de sosyal statü sahibi olmaları ve bunun öldükten sonra da devam etmesi. Ama Türkan Saylan için bunun hiç önemi yoktu. 2005’te Ankara’daydık. Cep telefonu çaldı. Karşısındaki bir süre dinledikten sonra “Hayır, adım kesinlikle olmaz. Olacaksa Çağdaş Yaşam olsun” dedi. Telefonu kapattıktan sonra sordum. Meğer bir belediye başkanı arayıp adını sokağa vermek istediklerini söylemiş. Türkan Saylan kabul etmedi. Çünkü sadece hizmetin peşindeydi.

YAŞAMA ÇIĞLIK KATAN KADIN

Hocamın iki çığlığı vardı unutamadığım. ÇYDD yöneticisi Prof. Ayşe Yüksel tutuklandığında, Saylan hastanedeydi, son günlerini yaşıyordu. Yanındakilere “Fişimi çekin” demiş. O gün Yüksel’in tahliye edildiğini haber vermek için aradım. “Sizi ziyarete geleceğim. Ayşe Hanım’ı da yanımda getireceğim” dedim. Türkan Hocam’ın dakikalarca süren sevinç çığlığını unutamıyorum. Nasıl birden o enerjiye kavuştu, nasıl mutluluktu öyle… Yatağından doğrulmuş hemen. Yanından eksik etmediği kırmızı rujunu sürmüş. O günkü sevincini unutamayacağım. Ergenekon aramalarının sadece kendisiyle ilgili olduğunu sanıyordu. Haberlerden diğer ÇYDD yöneticilerine de aynı şeyin yapıldığını öğrendiğinde attığı çığlığı da unutamıyorum. Ama hüzün doluydu bu çığlık. Türkan Saylan benim için yaşama çığlık katan kadındır.

SON NEFESTE SON SAVUNMA

Av. Hüseyin Karataş’ın Son Sözü

Zaman ne çabuk geçiyormuş…

13. Nisan 2009 tarihinin üzerinden neredeyse 22 ay, sevgili Türkan Saylan’ın vefatı üzerinden 21 ay, sevgili Mustafa Balbey’in tutuklanmasının üzerinden yaklaşık 700 gün geçti.

Bu kitapta başlangıç hikayelerini okuduğunuz suçlama ve ithamlar, sonunda Ergenekon adı verilen terör örgütü üyesi olma suçlaması ile üç ÇYDD yöneticisi hakkında bir iddianame düzenlenmesi ile taçlandırıldı.

Bugün bakıyorum da, Ergenekon adı verilen iddianamenin yazımına 2000’li yılların başında başlanmış olmalı. O gün neler söylediyse bugün iddianameye konu edilmiş. Türkan Saylan’ın ve Dernek yöneticilerinin bütün bu suçlamalardan beraat etmiş olması da yetmedi.

Yaşasaydı sevgili Türkan Saylan şüpheliler arasında yer alır mıydı bilinmez. Ama Devlet Televizyonu TRT, yaptığı programlarda “yer alacaktı” diyor. Bir bildikleri var herhalde. Bugüne kadar yaşananlara bakınca hiçbir adımın boşa atılmadığını gördükten sonra…

Bu kitapta satranç tahtasındaki hamleleri ve yıllar sonrasına nasıl yatırım yapıldığını gördünüz.

Bugün, Türkiye’de bizim bilmediğimiz bir Anayasa var galiba üç maddeden ibaret.

1- Atatürk adını anmak yasaktır.

2- Muhalefet etmek yasaktır.

3- Beni ve benim adımlarımı yargılamak yasaktır.

Ben Hukukçuyum.

HUKUK HEPİMİZ İÇİNDİR.

HUKUKU HİÇE SAYANLAR, SONUNDA HUKUKA MUHTAÇ KALMIŞLARDIR.

Tarih böyle söylüyor.

Sevgiyle kalın…

Özgür kalın…

Kaynak:

https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/son-nefeste-son-savunma-17320554

Rusya Federasyonu’nda Şirket Kuruluşu

Avrupa’da Limited Şirket Kuruluşu

Giriş

Karataş Hukuk Bürosu olarak ekteki bilgilerin, başka bir ülkede şirket kurmayı düşünen herkes için ilginç ve yararlı olacağını umuyoruz.

Firmamızın yöneticisi Avukat Hüseyin Karataş aynı zamanda dünya genelinde 6000’den fazla Avukatın üyesi bulunduğu European Lawyers Events (ELE)’ nin de (Avrupalı Avukatlar Organizasyonu) Kurucusudur.

Bu çalışma European Lawyers üyesi olan diğer hukuk firmaları ile beraber gerçekleştirilmiş olup, Avrupa genelinde limited şirketlerin kuruluş aşamaları hakkında genel bir bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Bu kılavuz tam ve tamamen güncel bir bilgi kaynağı olarak güvenilmemelidir. Yasalar sürekli değiştiği için herhangi şirket kurmayı tasavvur ettiğiniz AB ülkesi hakkında herhangi bir işlem yapmadan evvel öncelikle bize danışmanızı tavsiye ederiz.

Bütün Avrupa hukuklarında ortak özellik taşıyan alan limited şirketlerin kuruluş kaydıdır. Böyle bir kayıt bazen Ticaret Odası ancak genelde Ticaret Odası’nın eş varlığına rağmen başka bir organ (örneğin İngiltere’de Company House ) tarafından yapılır. Bazı ülkelerde hem kamu kaydı hem de Ticaret Odası’na kayıt yaptırmak zorunludur.

Size hoş ve verimli bir 2011 diliyoruz.

Özel limited şirketin kendi anadilindeki adlandırılışı
Gesellschaft mit beschränkter Haftung (GmbH).
Kuruluş için kimler yetkilidir?
Gerçek ve tüzel kişiler.
Kuruluş döneminde kim sorumludur?
Şirket adına hareket ettikleri sürece şirketleşmeyi yürüten kişiler sorumludur. Şirket ticari tescil yöntemi ile tescil edilene kadar sorumluluk sınırsız sorumluluktur. Kuruluşta genellikle müdürler sorumludur, ancak paydaşlar da sorumlu olabilir.
Kuruluş prosedürü toplamda yaklaşık olarak ne kadar sürer?
1–6 hafta arası.
Bir muhasebeci, avukat, noter veya başka bir danışmanlık yardımı alınmalı mıdır?
Bir avukat ve ya noter danışmanlığı önerilmektedir.
Şirketlerin kurulmasında bir noter senedi veya başka bir resmi senet kurucu mudur?
Noter senedi şirketin kurulmasında kurucu unsurdur.
Kanun tarafından asgari sermaye öngörülmüş müdür?
Evet. €35,000. Kural olarak bunun en azından yarısının ödenmesi gereklidir.
Hisselerin ödenmesinin sigorta edilmesi için herhangi bir kural var mıdır?
Asgari sermayenin ödendiğini belirten, banka tarafından bir açıklama ve yöneticiden bir duyuru gereklidir.
Esas mukavele kanun tarafından mı öngörülmüştür yoksa sadece tavsiye niteliğinde midir?
Esas sözleşmede bulunması gereken emredici bazı hukuki hükümler vardır. Emredici hükümlerin dışında, ortaklar arasında “sözleşme özgürlüğü” geçerlidir.
Şirketin kuruluş aşamasında yönetimdeki kişiler üzerinde ve esas mukavelede herhangi bir resmi kontrol var mıdır?
Ticari kayıtta esas mukavelenin yanında, şirketin adı ve amacı da incelenir.
Bir şirket başka bir şirketin yöneticisi olabilir mi?
Hayır, bir şirket başka bir özel limited şirkete yönetici olamaz.
Kurucu müdür ne şekilde atanır?
Genellikle hissedarlardan oluşan Yönetim Kurulu Kararı ile atanır. Müdürün esas mukavele ile tayin edilmesi de mümkündür.
Şirketi ticaret Odası’na kaydettirmek gerekli midir? Eğer öyleyse bunu kim yapmalıdır?
Şirket eğer ticaret yürütüyorsa Ticaret Odası’na üye olmak zorundadır. ( Ticaret odası ile ticari kayıt birbirinden farklıdır. )
Yıllık hesaplar Ticaret Odası nezdinde mi dosyalanmalıdır? Eğer öyleyse bunu kim yapmalıdır?
Müdürler yıllık hesapları şirketin kayıtlı olduğu mahkemede tescilletmek zorundadırlar.
Resmi olarak kuruluştan önce şirket ticaret yapabilir mi?
Evet, şirket tescil edilmeden önce de iş yapabilir. Şirketi yöneten kişiler, 3. soru uyarınca yola çıkabilirler.
Ortaklar hisse senetlerinin ödenmesi dışında başka bir şey yapmakla yükümlü müdür?
Esas mukavele süresinde daha fazla görev vermezseniz ortaklar ödeme yapmalı ve yıllık hesabı onaylamalılardır.
Yöneticiler şirketin borçlarından dolayı veya üçüncü kişilerin iddialarına karşı ne zaman sorumlu olular?
İflas ilanının gecikmesi durumunda müdürün sorumluluğu doğabilir. Dahası bir müdür vergilerden ve onun döneminde ofiste oluşmuş sosyal güvenlik ödemelerinden de sorumlu olabilir. Ayrıca müdürün diğer hallerden de sorumluluğu söz konusudur.
Kuruluş prosedürü toplamda yaklaşık olarak ne kadara mal olur?
Kuruluşun maliyeti esas mukavelenin karmaşıklığına bağlıdır. Bir şirket için minimum sermaye ile kuruluşun maliyeti yaklaşık olarak €2500 ile €5500 arasında değişmektedir. Bu dosyalama ücretleri( yaklaşık €700) ve noter masraflarını (yaklaşık €350) içerir.
Genel halka yönelik olarak özel şirketlerin kuruluşuna yönelik bilgiler nerede mevcuttur?
Mahkemede ticari kayıt esnasında, avukattan veya noterden bilgi almak mümkündür.
Ek Gözlemler : (GmbH) Avusturya’da çok yaygın bir kuruluş şeklidir.

Av. Hüseyin Karataş bugün CNNTÜRK’te

Sayın Av. Hüseyin Karataş bugün CNNTÜRK, 5N1K Programında Cüneyt Özdemir’in Canlı Yayın konuğu…

Türkan Saylan ile birlikte kaleme alınan Son Nefeste Son Savunma adlı kitabın içeriği ile ilgili olarak açıklamalarda bulunacaktır.

Bilgilerinize sunarız.

Yer: CNNTÜRK
Program: Cüneyt Özdemir’le 5N1K
Tarih: 10 Mart 2011
Saat: 19:30