Türkan Saylan’a 83. doğum günü mektubu


Hukuku hiçe sayanlar bir gün hukuka muhtaç kalırlar. Tarih böyle söylüyor. Hukukun var olduğu yeni ülkemiz ve yaşınız olsun…
Dokunulmazlara dokunan sevgili hocam Türkan Saylan, her yıl, 13 Aralık doğum gününüzde size mektup yazıyorum.
2016 yılında size yazdığım mektupta 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimi dahil, öncesini ve OHAL sürecindeki son gelişmelerini aktarmıştım.
Anayasa referandumu sonrası 24 Haziran 2018 tarihinde bir seçim yaşadık. Cumhurbaşkanı ve milletvekillerini seçtik.
Sonrasında ülkemiz Cumhurbaşkanı kararları ile yönetilmeye başlandı. Milletvekillerinin demokrasiye katkısı neredeyse yok oldu.
Eskiden padişahlıklar, krallıklar, monarşiler, oligarşiler yaşanmıştı. En sonunda insanlık parlamenter demokrasiye geçmişti. Parlamenter demokraside insanlar ve insan hakları en değerli görülürdü. Eşit haklar içinde değerlendirilirdi kişiler. Hukuk, sorumsuzlukların sınırı olarak bilinirdi. Yargı, seçimle işbaşına gelenleri seçmen adına denetlerdi. Demokrasi, yönetilenlerin yönetenleri hukuk ile denetleyebildiği sistemin adı idi.
Dünyamızda yaşananlar şöyle;
Dünyada şimdi yeni bir sistem egemen olmaya başladı. Adını da ben koyuyorum. “Parlamenter faşizm”.
Faşist yönetimlerde tek kişi egemenliği ya atadan gelir, ya da güç ile gelirdi. Günümüz dünyasında tek kişi egemenliği seçimle geliyor. Seçimi kazanan kişiler gücü ele geçirdikleri anda, insanları “bana oy verenler/ vermeyenler” diye bir ayırmaya, kendilerine oy verenleri kayıran, diğerlerini de gerekirse ırkıyla, gerekirse diniyle, mezhebiyle yok sayarak tek otorite haline gelmekteler.
Ülke yönetenler, ülkelerinin adıyla değil, neredeyse ülkeler, yöneten tek adamların isimleri ile anılır hale geldi. Çözüm için iktisadi savaş ve silahlı savaş dışında bir uzlaşma ortamı olmadığı inancını ortaya koymaktalar.
Ülkemizde olanlara geçersek;
Sayıştay kamu harcamalarını denetler. Tespit ettiği yolsuzluk ve kayıplar milyarlarla ifade edildi. Hukukun egemen olduğu bir ülkede yer yerinden sarsılır ve birçok ilgili ve bakan istifa ederdi. Tespitler var ama tespit edenler uzaklaştırılıyor görevden.

Atatürk’e saldırıldı
Çocukken okuduğumuz bir andımız vardı. Andımızın okullarda okunması yasaklanmıştı. Danıştay yasaklama kararını hukuka aykırı buldu. Aman bir saldırı, bir saldırı. Bir hukuk devletinde yargı kararı tartışılamazken bu kararın tanınmayacağı açıklandı. Türküm, doğruyum, çalışkanım demek aşağılandı. Danıştay üyeleri ile ilgili birçok hakaretâmîz ifade kullanıldı. Atatürk’e saldırıldı.
Yetmez gibi, Diyanet İşleri Başkanı, akli melekeleri yerinde olmadığı raporlanmış ve Atatürk’e olmadık hakaretler yapan birini resmi kıyafeti ile ziyaret etti. Atatürk’e hakaretler ve heykellerine saldırılar neredeyse suç olmaktan çıkartıldı.
Sizi üzecek haberlerden bir tanesini daha yazarak son vereyim mektubuma. Sizin “kızlarımız okusun, berdel verilmesin” çabalarınıza inat, son 18 ayda 22.000 çocuk hamileliği tespit edildi ülkemizde. Yani her gün 40’dan fazla çocuğumuz, daha kendileri çocukken anne olmaya zorlanmış.
Ama her şeye rağmen güzel şeyler de oluyor.
Sizin o hasta halinizle Ergenekon terör örgütü üyesi diyerek evinizi sabah 5’te basmışlardı ya. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticileri beraat ettiler. Bazı sanıklar hakkında süren davada da savcının esas hakkında mütalaası ile davanın temelsiz olduğu tekrar tescil ediliyor.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde, Cüzzamla Savaş Derneği’nde okul giderlerini karşılayamayacak kızlarımız öncelikli olmak üzere çocuklarımız için aynı çabalar sürdürüyoruz. Cüzzamla Savaş Derneği’nde tadilat yaptık ve bir anı evi oluşturduk. Sizin bir hastanız ile birlikte balmumu heykelinizi de koyacağız. Ziyaretçiler sizin o sıcak yüreğinizi yakından görsünler istedik.
Hukuku hiçe sayanlar bir gün hukuka muhtaç kalırlar. Tarih böyle söylüyor. Hukukun var olduğu yeni ülkemiz ve yaşınız olsun.
Sizi çok özledi geleceğin aydınlık ışığı çocuklarımız.
Çok özledik.
İyi ki doğdunuz, iyi ki vardınız, iyi ki varsınız.

AV. HÜSEYİN KARATAŞ
Kaynak:
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/turkan-saylana-83-dogum-gunu-mektubu-1168479

77. Doğum Gününde Türkan Saylan’a Mektup

Hani şu evinizde arama yapıldığı gün pencereye çıkıp sağ elinizi sol elinizin içine diklemesine koyarak “es”- “mola” işareti yapmıştınız ya… Ülkemizin ve dünyanın gerçekten bir molaya ihtiyacı var.

Dokunulmazlara dokunan Sevgili Hocam, Türkan Saylan…

Doğum gününüzde sizi anmak çok güzel bir duygu.. Sizin bu ülke insanına verdiklerinizi düşündükçe bu ülkede doğmuş olmanızın bizim için şans, bugün yaşadıklarımızı düşündükçe de aramızdan erken ayrılışınızın ne büyük şanssızlık olduğunu düşünüyoruz.

Papatyalarınız ve saçtığınız ışık içerisinde elbette olan biteni biliyorsunuz… Ama bir de biz anlatalım bugünlerde ülkemizde yaşananları…

11-12 yaşında berdel verilen, satılan, evlendirilen ve her geçen gün sayıları artan küçük kız çocukları sizi çok özlediler.

“Tam sizin kurduğunuz, halen 60.000 kız öğrencinin burs aldığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alarak ortaokula gideyim derken beni babam yaşındaki bir adamla evlendirdiler. Duyduğum kadarıyla hayatın anlamı bu değilmiş, öyle söylüyormuşsunuz… Ben çok mutsuzum… Hocam bize dokunun, yaşamanın anlamını öğretin” diyorlar.

Eğitimde çağdaşlık

Bu kız çocuklarının anneleri sizi çok özlediler.

“Kızımın kaderi benim kaderim gibi olmayacaktı yaşasaydınız. Toplumu ikna ediyordunuz. Neden erken gittiniz?” diyorlar.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alarak eğitimlerini tamamlamış, çalışan, üreten, güleryüzlü binlerce öğrenci sizi çok özledi.

“Hocam, eğitimde çağdaşlık, yerini dogmalara bıraktı. Hangi yüzyıldayız hocam?” diyorlar.

Okullarının ismindeki “Atatürk” çıkartılan, yerine “Tenzile” yazılan okul öğrencileri sizi çok özlediler.

“Ülkemizi düşman istilasından kurtaran ‘Atatürk’ ismi zaten artık kullanılmaz oldu. Kimi sadece ‘Gazi’ diyor. Kimi de sadece ‘Mustafa Kemal’. Ülkemizi emperyalistlerden kurtaran ‘Atatürk’ ismi neden çıkartılır zihinlerden ve okulumuzun isminden?” diye soruyorlar.

19 Mayıs’ın anlamı

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı coşkuyla yaşamak isteyen gençler, çoluk çocuk tüm halkımız sizi çok özledi.

“Hocam, dünyada hiçbir ülkede benzeri olmayan Çocuk Bayramı’nın ve sizi de maalesef toprağa verdiğimiz 19 Mayıs’ın bizim için çok büyük anlamı vardı. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıç tarihiydi. ‘Bağımsızlık verilmez, alınır’ dediğimiz gündü. Her yıl alanlarda coşkuyla kutlardık. Spor sahalarına gider, spor gösterileri yapardık. Yasaklandı Hocam… Üşüyor muşuz(!)… 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamamız, Anıtkabir’e gidişimiz yasaklandı. Gitmek isteyenlerin gözüne biber gazı, üstüne tazyikli su sıkıldı. Ama yılmadık, yıktık bariyerleri, yürüdük Anıtkabir’e. Birileri Ulusal Kurtuluş Savaşımızı, bağımsızlığımızı, Cumhuriyetimizi unutturmaya mı çalışıyor?” diye soruyorlar.

Suçlanan, haklarında davalar açılan, bin yıllık hukuk geleneği olan suçlunun suçunu ispat mahkemelerin görevi iken suçsuzluğunu ispat etmek zorunda bırakılan yazar, çizer, asker, sivil ve milletvekili yurttaşlarımız sizi çok özlediler.

“Yurdumuz şu günlerde demir ağlarla değil ama demir parmaklıklarla örülmüş durumda hocam… Siz bunları çok yaşamıştınız… Son nefeste bile savunma zorunda bırakılmıştınız. ‘Son Nefeste Son Savunma’ kitabınızı okuduk. Anladık, defalarca aynı suçlamalar nedeniyle beraat ettiniz. Peki, nasıl dayandınız bu zulme? O beraat kararlarını veren hâkimler nerede şimdi? Hukuk nerede? Anlat bize” diyorlar.

İlkbahar ve sonbahardan sonra “Arap Baharı”nı öğrenen çocuklarımız sizi çok özlediler.

“Tunus’ta iktidara karşı yürüyüşler başladığında öğrendik bulaşıcı Arap Baharı’nı. Ertesi gün bütün dünya basınında ‘Başka Hangi Arap Ülkelerine Sıçrar’ başlığı atıldı. Nereden biliyorlardı Hocam? Kaddafi’yi linç ettiler. Mısır’da Mübarek’i zincirlere vurdular. Suriye’de hâlâ kan gövdeyi götürüyor. İran, ‘Sıra size geliyor’ dedi. Çok korkuyoruz. Arap Baharı bize de gelir mi? Arap Baharı bağımsızlığı kaybettiren bulaşıcı bir baharmış anlaşılan. Bize iki bahar yetmez mi? Bağımsızlığımızı yitirecek miyiz Hocam?” diye soruyorlar.

Komşularla sıfır sorun diyenler

Askerde çocuğu olan anneler sizi çok özlediler.

“Komşularla sıfır sorun diyerek yola çıkanlar, sıfır komşulu haline getirdiler ülkemizi. Suriye ile bir yıla yakın süredir savaşın eşiğindeyiz, Hocam. Savaşta biz ve çocuklarımız ölecek. Savaş kararı verenlerin çocuklarının öldüğünü tarih yazmıyor. Büyük önder Atatürk, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ dememiş miydi?” diye soruyorlar.

Yurdu parça parça yabancılara satılan, evsiz barksız halkımız sizi çok özlediler.

“Yabancılara mülk satışı konusunda kanunda olan mütekabiliyet şartı kaldırıldı hocam. Artık Türkiye vatandaşına saksı toprağı dahi satmayan ülke vatandaşlarına da vatan toprağı satılıyor. O ülkeleri de Bakanlar Kurulu belirliyor. Türkiyemden mülk alabilecek ülke sayısı 62’den 129’a çıkarıldı. Evvelden bir yabancı 30 dönüm vatan toprağını alabiliyorken bu miktar 300 dönüme çıkarıldı. Bakanlar Kurulu bu miktarı 600 dönüme de çıkartabiliyor. Vatan her gün biraz küçülüyor. 30 yıl çalışsak bir ev alacak para biriktiremiyorduk. O para yabancı için oyuncak parası. Bizi neden zengin yabancı ile rekabet etmek zorunda bırakıyorlar? Benim ülkemi yönetenler benim ülkemi bana neden çok görüyorlar hocam?” diye soruyorlar.

İşte böyle, Sevgili Hocam.

Daha anlatılacak o kadar şey var ki, kalpleri sıkıştıran.

Halkımız “Dokunamıyoruz Hocam” diyor.

Hani şu evinizde arama yapıldığı gün pencereye çıkıp sağ elinizi sol elinizin içine diklemesine koyarak “es”- “mola” işareti yapmıştınız ya… Ülkemizin ve dünyanın gerçekten bir molaya ihtiyacı var. İnsanlığın bir nefes almaya, silahlarını bırakmaya ve karşısındakinin insan olduğunu görmeye ve kabul etmeye ihtiyacı var.

Biliyorum Hocam, tüm bu anlatılanlara karşı “Umudunuzu yitirmeyin ve çalışın”, “Güneş umuttan şimdi doğar”, “Bakın 29 Ekim’de barikat mı kaldı?” diyeceksiniz.

Siz yine ışıklar içinde buralara bakmaya devam ediniz Hocam.

Sizi çok özledik.

İyi ki doğdunuz.

Kaynak:

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/77-dogum-gununde-turkan-saylana-mektup-390906

Avukatından Türkan Saylan’a Doğum Günü İçin Açık Mektup


Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Onur Kurulu Üyesi ve Türkan Saylan’ın avukatlığını yapmış olan Hüseyin Karataş Türkan Saylan’ın doğum günü dolayısıyla yazdığı açık mektubu, ANKA Haber Ajansı aracılığı ile paylaştı.

Karataş, “Hukuk yoksa üstünlüğü de olmaz tabii ki. Ancak, ülkemiz ‘Güneş umuttan doğar’ sözlerinizden hareketle çağdaşlık yolunda yürüyecek ve ‘Umutlarıyla güneş doğacak’. Umudumuzu kaybetmiyoruz. Kaybetmeyeceğiz. İyi ki doğdunuz” dedi.

Saylan’ın kumpas davalarında yargılandığı zaman avukatlığını da yapmış olan ÇYDD Onur Kurulu Üyesi, avukat Hüseyin Karataş, Türkan Saylan’ın 86’ncı doğum gününde ona açık mektup yazdı. Karataş, Saylan’ın yargılanma sürecinde çektirdikleri fotoğrafı da mektubuna ekledi. Karataş mektubunda İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından artan kadın cinayetlerine, iktidar politikalarından ekonomi ve pandemi sürecine kadar çeşitli konulara değindi.

“ÇAĞDAŞLIK YOLUNDA CESARETİYLE HEP ANILACAK OLAN SEVGİLİ HOCAM…”

Karataş’ın; “Çağdaşlık yolunda cesaretiyle hep anılacak olan Sevgili Hocam, eğitim yolunda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden destek alan gençler, gönüllerinde artan özlemle anıyor seni” diyerek başladığı Saylan’a açık mektubu şöyle:

“Demokrasinin ve laikliğin yok sayıldığı, kadın haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığı günlerdeyiz çünkü.

Anadolu’da bir kızımız var öğretmen olacak demiştiniz.

Binlerce genç sizin ışığınızla aydınlandı ve yaşam farkındalığı edindi. Ancak bu farkındalığı yaşayacak ortam kalmadı ülkemizde. Doktorlar, mühendisler, hukukçular beyin göçü hızlandığı gibi, binlerce genç, geleceğini başka ülkelerde arıyor. Her ne yoldan olursa olsun gitme planları yapıyor.

Ülke yönetiminden memnun olan olmayan her gencin hedefi yurtdışı.

Hedef ülkeler de uçuşları durduruyor. Yabancıların girişine izin vermiyor. Amaç, beyinleri uzak tutmak değil, Covid denen bir virüsü uzak tutmak.

Cüzzam gibi ortaya çıkan ama cüzzamın bulaşırlığını trilyonlarca kat aşan hızla ilerleyen ve kısa zamanda maske değiştiren Covid-19. Yeni maskelere varyant diyoruz. Bulaştığında can güvenliğini sağlamak çok zor.

Yaşasaydınız mücadele etmek ne demektir anlatırdınız.

Sadece sağlık mı? Her şey altüst durumda.

Bir suç örgütü lideri ‘telesavaş’ açtı yönetime. Sosyal medyada milyonlar takip ediyor. Derin Devlet mi dersiniz, siyasi cinayetler mi dersiniz, limanlara çökmeler ve uyuşturucu ticareti mi dersiniz her şey gündem oluyor birkaç gün. Anlatılanlar delilli ispatlı ama bir yargı yolu açılmıyor.

Demokrasilerin varlığı hukuka bağlıdır. Hukukun denetlemediği bir yönetim demokrasi değildir.

MÖ 1.700’lerde çıkartılan Hammurabi Kanunlarından tutun 1215 te çıkan Magna Carta ilkelerine kadar tüm hukuksal çabalar insan varlığı ve hukuk önünde eşitliği üzerine idi.

Şimdilerde hukuk önünde cinsiyet, ırk, din, dil ve eşitliği olduğu tartışmalı. Dahası hukukun varlığı tartışmalı.

Eğitim fırsat eşitliği ve kız çocuklarımızın eğitimi üzerindeki emeklerinizi düşündükçe bugünleri yıllar önce gördüğünüzü anlıyor insanlar.

İnanılır gibi değil ama; kızına, torununa cinsel tacizler, cinayetler ve ikinci eşler günlük sıradan haberler olmaya başladı.

Ülkemiz, maalesef kadın haklarını koruyan ve -ilk imza sahibi olmamıza rağmen İstanbul Sözleşmesi’nden ayrıldı. Tartışmalar sürerken, 17 Kasım 2021 de Cumhurbaşkanı‘bu konu kapanmıştır’ dedi.

2017’de 353, 2018’de 279, 2019’da 336 ve 2020’de 268, 2021 yılında ise ‘şimdilik’ 251 kadın cinayeti işlendi. Bugünlerde günde iki kadın öldürüldüğü haberleri var. Kadına karşışiddet katlanarak artmıyor. Kutlanarak artıyor maalesef.

İktidar, elindeki erki bırakmamak için çaba içinde. Seçimle iktidar değişikliği olacağı haberleri bile darbe olarak anlatılıyor.

Simge, Slogan üzerinden siyaset, Sövme Sayma siyaseti oldu. Muhaliflere ağza alınmayacak sözler söylenmesi ve tehditler sıradan artık.

Ekonomiye gelince;

Partili Cumhurbaşkanı, ekonominin kitabını yazdığını söylese de ülkemizde Türk lirası yabancı paralar karşısında erimekte, hatta yok olmakta. 2002 yılında 1 Amerikan doları 1.67 TL iken bugünlerde 14TL düzeylerine geldi.

Bir zamanlar darbe destekçisi diye yandaş basında ‘şerefsiz’ ilan edilen BAE, biraz dolar göndermeyi düşündüğünü söyleyince kırmızı halılarda karşılandı.

Hukuk tamamen ayaklar altında. Ne AİHM kararları ne de AYM kararları uygulanıyor. Bu kararlara ne uyuluyor ne de saygı duyuluyor. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş AİHM kararlarına rağmen hala tutuklu. Avrupa Birliği, hukukun üstünlüğü ilkesini hatırlatıyor ülkemize.

‘Hukuk’ yoksa üstünlüğü de olmaz tabii ki.

Ancak, ülkemiz, ‘Güneş umuttan doğar’ sözlerinizden hareketle çağdaşlık yolunda yürüyecek ve ‘Umutlarıyla güneş doğacak’.

Umudumuzu kaybetmiyoruz. Kaybetmeyeceğiz.

İyi ki doğdunuz.”

KAYNAK ANKA AJANS

https://ankahaber.net/haber/detay/avukatindan_turkan_saylana_dogum_gunu_icin_acik_mektup_umudumuzu_kaybetmiyoruz_kaybetmeyecegiz_iyi_ki_dogdunuz_65635

Saylan’ın adını silme çabası

Sağlık Bakanlığı’nın zarar ettiği gerekçesiyle Prof. Dr. Türkan Saylan’ın öncülüğünde kurulan hastaneyi kliniğe dönüştürme çabası hukuki zeminde sürüyor. Cüzzamla Savaş Derneği’nin kazandığı dava Danıştay’da bozuldu. Derneğin karar düzeltme talebi ise daire tarafından reddedildi.

Bugün, 62. Dünya Cüzzam Günü. Cüzzam (lepra), yaygın bir hastalık olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün gündemindeki yerini koruyor. Şimdilerde Türkiye’deki tek lepra hastanesi olan Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya. Sağlık Bakanlığı, zarar ettiği gerekçesiyle Prof. Dr. Türkan Saylan’ın öncülüğünde kurulan hastaneyi kliniğe dönüştürme kararı aldı. Uygulama, bir süreliğine mahkeme kararıyla durduruldu. Ancak Cüzzamla Savaş Derneği’nin kazandığı dava Danıştay’da bozuldu. Derneğin avukatı ve ikinci başkanı Hüseyin Karataş, “Bazılarının, dokunulmazlara dokunan, kız çocuklarının eğitimi için çaba gösteren Türkan Saylan’ın isminin ülkemizde silinmesi için çaba gösterdiğini biliyoruz” diyor.

Hastane, Prof. Saylan’ın başkanı olduğu Cüzzamla Savaş Derneği, İstanbul Tıp Fakültesi ve Sağlık Bakanlığı arasında, 16 Ocak 1981’de imzalanan protokolle bağımsız başhekimlik statüsü kazandı. Sağlık Bakanlığı ise 6 Ocak 2010’da, yıllarca başarılı hizmetleriyle anılan hastaneyi, Bakırköy Doktor Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne bağlama kararı aldı. Protokolü, tek taraflı olarak feshetti.

Avukat Karataş, o tarihten bu yana hukuk savaşı veriyor. Karataş’ın dernek adına Sağlık Bakanlığı aleyhine Ankara 2. İdare Mahkemesi’nde açtığı dava, 3 Şubat 2011’de sonuçlandı. Mahkeme bakanlığın işlemini iptal etti. Kararda, bakanlığın sağlık kuruluşlarıyla ilgili takdir yetkisinin sınırsız olmadığına dikkat çekildi. Cüzzam hastalarının, kendilerini rahat hissedecekleri, müstakil bir hastanede tedavi olmalarının kamu yararına uygun olduğu belirtildi. Kamu hizmeti sunan bir hastaneden kâr amacının beklenemeyeceği vurgulandı.

Danıştay 15. Hukuk Dairesi ise 15 Nisan 2014’te bu kararı bozdu. Bozma kararında, protokolün imzalandığı tarihte 400 binin üzerindeki hastanın, son 5 yılda 20’ye indiği ifade edildi. 2009’da zararla kapatan hastanenin, eğitim hastanesine bağlanırsa, mali ve idari sıkıntısının ortadan kalkabileceği, personele yapılan ek ödemelerde artış olacağı savunuldu.

Bakanlığın kararının kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olduğu belirtildi. Karataş’ın karar düzeltme talebi de daire tarafından reddedildi. Karataş, idare mahkemesinin eski kararında direnmesini beklediklerini söylüyor: “Tam da 62. Dünya Cüzzam Günü olan 25 Ocak’tan iki gün önce, dairenin karar düzeltme istemimizi reddettiğini öğrendik. İdare mahkemesi bu bozma kararına uyabilir veya direnebilir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM’ye kadar taşıyacağız.”

ÇYDD’den Türkan Saylan söyleşisi

Ereğli Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tarafından, Uluslararası 19. Sevgi Barış Dostluk Kültür Sanat Festivali etkinlikleri kapsamında, “Türkan Saylan, ÇYDD ve Hukuk” konulu söyleşi düzenlendi.

Atatürk Kültür Merkezi Nikah Salonu’nda düzenlenen söyleşiye konuşmacı olarak katılan Avukat Hüseyin Karataş, Türkan Saylan’ın dokunulmayanlara dokunduğunu söyledi.

Kutsal metinlerde bile cüzzamlılardan uzak durulmasının öğütlendiğini iddia eden Karataş, Saylan’ın ömrünün önemli bir bölümünü cüzzam hastalığının tedavisine adadığını ifade ederek şöyle konuştu:
“O öncelikli olarak kimsenin dokunmadığı sağlık sorunlarına dokunmuştur. Bu anlamda da dokunulmazlara dokunandır.

Bir arkadaşım Türkiye’yi tanımlarken, bilgililerin ilgisiz, ilgililerin bilgisiz olduğu bir ülke derdi. Saylan işte ömrü boyunca bu bilgisiz ilgililere dokundu, mücadele etti. Kahramanlık kolay kazanılmaz Cehaleti üreten en temel faktör korkudur. Cesaret ve kahramanlıkta bu anlamda bilgiden ve bilinçten ürer. Saylan bir bilim insanı olarak bilgi ve birikimiyle toplumsal olayları bu nedenle bir kahraman gibi ele almıştır. Oysa günümüzde kahramanlıktan anlaşılan Kasımpaşa kabadayılığıdır.

Bu kabadayılığın temsilcileri o nedenle Türkan Saylan’ın gücünün ve ÇYDD’in kaynağının nereden geldiğini bir türlü anlayamadılar. Aylarca süren denetimler, kontroller oldu. Sonunda gördülerki ÇYDD’de kendilerine yakışır bir usulsüzlük bulamayacaklar.

Ben yaşamı ve mücadelesini göz önüne alınca Saylan’ı Yunan mitolojisindeki Tanrı Sisyphus’a benzetiyorum. Sisyphus, tanrııların gerçeğini sorguladığı Zeus’a karşı geldiği için cezalandırılmıştı. Ona verilen ceza büyük bir kayayı sürekli bir dağın doruğuna çıkarmaktı. Ancak dağın doruğu meyilli olduğu için kaya yine yuvarlanıp geri gidiyordu ve bu ceza sürekli yenileniyordu. İşte otorite sahipleride Saylan’a böyle bir ceza vermek istediler, ama onun zirveye taşıdığı kaya asla düşmeyecek, düşürmeyeceğiz.”

Türkan Saylan – ‘Son Nefeste Son Savunma’ kitabı yayında

Hüseyin Karataş, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ’nin (ÇYDD) avukatı. ÇYDD kurucusu Türkan Saylan, sadece müvekkili değil, arkadaşıydı da. Saylan, ölmeden önce yazmaya başladığı kitabını, Karataş’ın bitirmesini vasiyet etti. Geçen hafta Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı bu kitap, dernek ve Saylan hakkındaki iddialara belgelerle cevap veriyor. Bugünlerde CHP’den milletvekili adaylığına hazırlanan Karataş’la, değişen hayatını konuştuk.

Avukat Hüseyin Karataş (57), yakın arkadaşı Türkan Saylan’la ilişkisini, “Hocamla ilişkim avukat müvekkil ilişkisinin çok ötesinde” diye özetliyor. Hayranı ve arkadaşı olduğu Saylan’ın ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı kitabını yazdığı günlerine de eşlik etmiş. “Kitap için gereken mahkeme kararları ve duruşma tutanaklarını hazırlıyordum. Türkan Hocam da o çok sevdiğim elyazısı notlarını bana okuyordu.”

Kitap taslağı, 13 Nisan 2009’daki Ergenekon soruşturması sırasında polisin el koyduğu evrak arasındaydı. Ölüm döşeğindeyken Karataş’a “Ben dünyamı değiştiriyorum, öbür tarafa gidiyorum. Bu belge kitabımızı bir an önce basalım. Tarihe bir not olarak kalsın” demişti. Bu vasiyetten sonra Karataş, dilekçe verip taslağın iadesini talep etti. “Gidip gözaltındaki kitap taslağını aldık. Bize yediemin olarak teslim edildi. Savcılık isteyince götürüp vermek zorundayız.”

Av. Karataş, sadece ÇYDD değil, birçok büyük şirketin de hukuk danışmanı. Sülalesinin ilk kez ortaokul ve liseye giden, üniversite eğitimi alan ilk üyesi. Amasyalı, okuma-yazma bilmeyen yoksul bir ailenin çocuğu. Dokuz kardeş. Annesi ilkokulda müstahdem, babası ayakkabı tamircisi. Öğrenciliği boyunca ihtiyaçlarını kendisi karşılamak zorunda kaldı. İhtiyaç sahiplerine yardım etme isteği o yıllarda yeşerdi. İlkokulda simit sattı. Parasız yatılı sınavlarını dereceyle kazandı. Harçlığını bu kez ayakkabı boyacılığıyla kazandı. Çocukluğundan beri, “Hâkim olacağım” diyordu.

ÜNİVERSİTEDE HAMALDI GÜNDE 45 TON TAŞIDI

Büyüyüp güçlenince lisede hamallığa başladı, Hukuk Fakültesi’ni kazanınca da İstanbul sebze ve meyve halinde çalışmayı sürdürdü. “Üniversite sonuna kadar yaz tatillerinde hamallık mesleğini sürdürdüm. Günde 45 ton taşıyordum. Ciddi para kazanılıyordu. Bu parayla kışın öğrenimime devam ediyordum. Ailemin de ihtiyaçlarını karşılıyordum.” Okul bittiğinde hâkimlik sınavını dereceyle kazandı. 1978’de Giresun Espiye’ye atandı. “Hâkim ve savcıların namlunun ucunda olduğu bir dönemdi” diyor. Kaos ortamından uzak kalmak için askerliğini yaptı. Döndükten sonra idealindeki meslek olmasına rağmen, hâkimliğin ideallerini gerçekleştirmekten uzak olduğuna karar verdi. İstifa etti, İstanbul’a gelip avukatlık yapacaktı. “İstanbul’da yedi-sekiz bin avukat vardı. ‘İnsanlar bana neden gelsin’ sorusunu sordum kendime. Farkım olmalı, kendimi geliştirmeliyim, dedim. Evli ve iki çocuklu olduğum halde İngiltere’ye dil öğrenmeye gittim.”

Cambridge’te geçen iki yıl boyunca dil öğrenirken, geride bıraktığı hâkimlik yıllarına bakmadan garsonluk, barmenlik yaptı. 1983’te İngilizce sertifikasıyla İstanbul’a döndüğünde “Orada ne öğrendin” diye soranlara “İki şey öğrendim” dedi. Demokrasiyi ve ticari terbiyeyi öğrenmişti. “İngilizler için ticari terbiye, hile yapılmaması ve verilen sözde durulması demek. Bu terbiyeye göre siz koşul itibariyle diğerinden önde olsanız da karşı tarafın hakkını gözetebilmelisiniz.” Avukat olarak ticari davalara bakmak istiyordu. Ama önce İngilizce bildiğini duyurmasını gerekiyordu. Bankacılık alanında uzman olmak istiyordu. Uluslararası bir bankaya başvurdu, amacı banka müşterilerine ulaşmaktı. Bankadan ücret talep etmedi. Bankanın genel müdürü, Karataş’ı dinledikten sonra hukuk servisi şefi olarak işe aldı. Kısa sürede müdür yardımcısı olmadan müdürlüğe terfi etti. 10 yıl çalıştıktan sonra hukuk danışmanı olarak istifa etti. “Bu süre, çalışma standardımı bilen iyi bir müşteri kitlesi yarattı.” Nişantaşı’nda kendi hukuk bürosunu kurdu, iş potansiyeli gitgide büyüdü. 20 kişilik ekibe, avukat oğlu da katıldı. Esas olarak ticari davalarla ilgilense de ÇYDD davaları gibi
istisnaları oldu.

UCUZ ÇALIŞMAM AMA ALDIĞIM PARAYI SİZE BAĞIŞLARIM

12 yıl önce komşu eczanenin sahibesi Nişantaşı’ndaki hukuk bürosuna geldiğinde, hayatının seyrinin değişeceğini bilmiyordu. 1999’da ÇYDD Başkanı Türkan Saylan, dernekle ilgili davalar başlayınca, “Bizim bir avukata ihtiyacımız var” diyor. Dernek saymanı, Karataş’ın hukuk bürosuna komşu eczanenin sahibi, Saylan’a, Karataş’tan söz ediyor. Karataş’tan da olumlu cevap alınca Türkan Saylan’la birlikte ziyaretine geliyor. Saylan, avukat ücretini ödeyemeyeceklerini söylediğinde, “Ucuz çalışmam ama aldığım parayı size bağışlarım” diyor. Karataş, Saylan’la o günden sonra başlayan ilişkisini şöyle tarif ediyor: “Abla-kardeş, anne-evlat diyelim; ilişkimiz kesintisiz devam etti. Çok güzel anılarımız var. Yaradılışımız çok benziyor. O da bir işle yetinmezdi. Yazı yazarken TV izler, bir yandan da yanındakilerin konuşmalarını dinleyip müdahale ederdi. Ben de böyleyim. İletişimimiz hiç kopmadı. Çalışma tarzlarımız fazlasıyla benzerdi.”

Uluslararası bir bankanın hukuk servisinde yöneticilik yaptıktan sonra zengin bir müşteri portföyüne sahip oldu, üst üste kazandığı ticari davalarla geçinip gidiyordu. Ama ÇYDD’nin avukatlığı teklifini kabul etmekle kalmadı. Derneğe üye oldu, Türkan Saylan’la birlikte şehir şehir dolaştı, dosyalar dolusu iddialara karşı hukuk mücadelesi verdi. Berdel ya da kuma geleneğine kurban gidecek kız çocuklarının burslu öğrenim görmesi için çalıştı. “ÇYDD’liler hiçbir çıkar beklentisi olmadan canla başla çalışıyorlardı. Türkan Hoca hayatını vakfetmişti. Zaten başlı başına görülüp tanınması gereken çok enteresan bir insandı. Eğer şu an burada olsaydı, on dakika sonra siz, hocam Van’da bir okul ihtiyacı var mı, nasıl yardım edebilirim, derdiniz. Çekim alanı vardı, etkilerdi. Samimiydi, insanlar arasında ayırım gözetmezdi.” Karataş bütün bunlara tanık olduktan sonra yıllardır tek başına sürdürdüğü yoksul çocuklara burs vermeyi, ÇYDD’yle organize biçimde yapmaya karar verdi. Hem avukatlık ücretini hem de başka bağışlarla yüzlerce öğrencinin öğrenim görmesine katkıda bulundu. Bir yandan da derneğe üye ve genel merkez delegesi oldu.

STATÜ DEĞİL HİZMET İÇİN

İnsanlar genellikle para kazanmak, iyi yaşamak, statü ve prestij sahibi olmak için yaşar. Kimileri başarır. İnsanları en mutlu edeni de sosyal statü sahibi olmaları ve bunun öldükten sonra da devam etmesi. Ama Türkan Saylan için bunun hiç önemi yoktu. 2005’te Ankara’daydık. Cep telefonu çaldı. Karşısındaki bir süre dinledikten sonra “Hayır, adım kesinlikle olmaz. Olacaksa Çağdaş Yaşam olsun” dedi. Telefonu kapattıktan sonra sordum. Meğer bir belediye başkanı arayıp adını sokağa vermek istediklerini söylemiş. Türkan Saylan kabul etmedi. Çünkü sadece hizmetin peşindeydi.

YAŞAMA ÇIĞLIK KATAN KADIN

Hocamın iki çığlığı vardı unutamadığım. ÇYDD yöneticisi Prof. Ayşe Yüksel tutuklandığında, Saylan hastanedeydi, son günlerini yaşıyordu. Yanındakilere “Fişimi çekin” demiş. O gün Yüksel’in tahliye edildiğini haber vermek için aradım. “Sizi ziyarete geleceğim. Ayşe Hanım’ı da yanımda getireceğim” dedim. Türkan Hocam’ın dakikalarca süren sevinç çığlığını unutamıyorum. Nasıl birden o enerjiye kavuştu, nasıl mutluluktu öyle… Yatağından doğrulmuş hemen. Yanından eksik etmediği kırmızı rujunu sürmüş. O günkü sevincini unutamayacağım. Ergenekon aramalarının sadece kendisiyle ilgili olduğunu sanıyordu. Haberlerden diğer ÇYDD yöneticilerine de aynı şeyin yapıldığını öğrendiğinde attığı çığlığı da unutamıyorum. Ama hüzün doluydu bu çığlık. Türkan Saylan benim için yaşama çığlık katan kadındır.

SON NEFESTE SON SAVUNMA

Av. Hüseyin Karataş’ın Son Sözü

Zaman ne çabuk geçiyormuş…

13. Nisan 2009 tarihinin üzerinden neredeyse 22 ay, sevgili Türkan Saylan’ın vefatı üzerinden 21 ay, sevgili Mustafa Balbey’in tutuklanmasının üzerinden yaklaşık 700 gün geçti.

Bu kitapta başlangıç hikayelerini okuduğunuz suçlama ve ithamlar, sonunda Ergenekon adı verilen terör örgütü üyesi olma suçlaması ile üç ÇYDD yöneticisi hakkında bir iddianame düzenlenmesi ile taçlandırıldı.

Bugün bakıyorum da, Ergenekon adı verilen iddianamenin yazımına 2000’li yılların başında başlanmış olmalı. O gün neler söylediyse bugün iddianameye konu edilmiş. Türkan Saylan’ın ve Dernek yöneticilerinin bütün bu suçlamalardan beraat etmiş olması da yetmedi.

Yaşasaydı sevgili Türkan Saylan şüpheliler arasında yer alır mıydı bilinmez. Ama Devlet Televizyonu TRT, yaptığı programlarda “yer alacaktı” diyor. Bir bildikleri var herhalde. Bugüne kadar yaşananlara bakınca hiçbir adımın boşa atılmadığını gördükten sonra…

Bu kitapta satranç tahtasındaki hamleleri ve yıllar sonrasına nasıl yatırım yapıldığını gördünüz.

Bugün, Türkiye’de bizim bilmediğimiz bir Anayasa var galiba üç maddeden ibaret.

1- Atatürk adını anmak yasaktır.

2- Muhalefet etmek yasaktır.

3- Beni ve benim adımlarımı yargılamak yasaktır.

Ben Hukukçuyum.

HUKUK HEPİMİZ İÇİNDİR.

HUKUKU HİÇE SAYANLAR, SONUNDA HUKUKA MUHTAÇ KALMIŞLARDIR.

Tarih böyle söylüyor.

Sevgiyle kalın…

Özgür kalın…

Kaynak:

https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/son-nefeste-son-savunma-17320554